Dayatılan Düzen
- 30 Ara 2024
- 4 dakikada okunur
Son zamanlarda bir laftır ağızlarda. Düzen bozuldu. Ne olacak bu düzen? Yoksa hep bozuktu da nesillerdir insanoğlu anlayamamış mıydı? Yoksa insan büyüdükçe düzenin ne olduğunu anlıyor ve kendini içinden çıkamayacağı bir pozisyonda bulduktan sonra iş işten geçmiş mi oluyordu? Adeta bir paradoksa girermişçesine.
Bilinmez bir şey var ki o da bir paradoks varsa eğer, o paradokstan nasıl çıkıldığıdır. Kara bir deliktir adeta. Nedir peki bu kara deliği, düzeni besleyen şey? Hedeflerimiz. İnsanlar hep hedefleri için yaşıyor değil mi? Bazen çocukluklarından beri sahiplendikleri derin ve anlamlı büyük hedefleri için koşuşturan insanlar oluyor. Bezen sadece iki gün önce belirlediği, büyük veya küçük fark etmez, hedefleri için çabalayan insanlar görürüz. Gel gelelim bu hedefler nerden gelip de akıllarımızı esir alacak bir biçimde bizi yönetecek bir hale gelip bizi yönetiyor? Yoksa düzen kendini ayakta tutabilmek için bize sahte hedefler verip kendine köleler mi yetiştiriyor?
Bazıları zengin olmalı ve toplumu yönetmeli, bazıları da fakir olmalı ve yönetilmeli. Denklem bu kadar basitti belki de düzen için. İyi de, zengin veya fakiri sistemin kendisi kayyum atarmış gibi mi atıyordu? Daha doğarken belli miydi denklemin hangi tarafında olacağımız? Bir nebze evet de denilebilir. İncelemelere göre büyük bir çoğunluk ailesinin gelir seviyesinde kalmaya devam ediyor. Yani bu ilk kriter. Bir diğeri ise doğduğun ülke. Almanya’da da fakir olabilirsin, Mısır’da da. Sonuçta kimse sana sormadı değil mi nerde doğmak istersin diye?
İnsan seçemiyorsa nerde veya ne zaman doğacağını, irdelemeden boyun eğmiş şekilde buluyor kendisini. Zengin doğan veya en azından mutlu bir evde doğan insanın aklına gelmiyor belki de böyle şeyler. Genelde fakirler memnun değildir hayatlarından doğdukları yerlerden diyeceksiniz şimdi. Ben de size yanılıyor olabileceğinizi ve yeniden düşünmeniz gerektiğini söyleyeceğim.
En başında zengin olanlar sisteme ve düzene en büyük hizmeti göstererek çarkın devamlılığını sağlamalıdırlar. Dünya işlerine o kadar zamanlarını alır ki kendilerine ve sevdiklerine zaman ayıramayacak duruma gelirler. Bir nevi düzenin baş köleleri olurlar. Fakat varlıklı ve her şeye sahip oldukları için kendileri de dahil herkes dünya üzerindeki en üst mertebenin onların bulunduğu yer olduklarını düşünür. Düşünsenize kaç tane ailenin geçimini sağlamalarında ne kadar etkilerinin olduğunu. İnsanlık onlarsız gelişemeyecek ve belki de birbirlerine düşecek değil mi? Belki savaşlar patlak verecek ve söz sahibi insanlar bir şekilde bunun önüne geçecek veya sırf sizi korumak için düşmanın karşısına sizi dikecek. Yitip giden ufak insanlar unutulurken, büyüklerin isimleri tarih kitaplarında yazacak.
Her zaman bize dayatılan bir hayat vardı aslında. Seçim şansı olmadan, tercih edebileceği yaşama yollarını deneyimleyemeden yitip gitti belki bir sürü can. Ama onlar hep eskide kaldı. Eskiden çiftçi bir ailede doğan çocuğun çiftçi veya asker olmaktan başka pek bir seçeneği yoktu belki. Kralın oğlunun kral olmaktan başka şansı olmaması gibi. Hangi prens veya sadrazam “hayır ben hükümdar olmayacağım, kendi kaderimi kendim çizeceğim” demiştir? Ne zaman ki modern yönetimlerle beraber modern düşünce akımları gelişti insanlara bir seçim şansı sunuldu. Eskiden soyluluk ve zenginlik üzerinden yürüyen hiyerarşi şimdi sadece parayla yürüyordu. Bu durumda insanların önünde aşmaları gereken tek bir engel vardı. O da para. Artık babanın kim olduğuyla kimse ilgilenmiyordu değil mi? İşte düzenin insanlara dayattığı ve onlara hayal sattığı bir diğer konu da buydu.
“Fakir doğmuş olabilirsin belki ama çalışıp zengin olabilir ve belki de en güzel hayatlara sahip olabilirsin. Artık sonuçta herkes için bütün fırsatlar eşit. Üstelik olmak istediğin mesleği kendin seçebilir ve çok mutlu olabilirsin” gibi bir sürü kavramı beyinlerimize çoktan işledi düzen. Bir sürü hayat var değil mi karşımızda duran? İstediğimizi seçmekte özgürüz. Bir yere kadar doğru olabilir, ama bu aslında düzenin bizim gözlerimizi boyamasıdır. Sonuçta hala en iyi eğitimi fakirler değil zenginler alıyor. Fakirin onların seviyesinde bir eğitimi hak etmesi için tek yapması gereken çok çalışmak ve zeki olmak. Diğer yandan sırf zengin bir babaya sahip olduğu için hiçbir şey yapmadan en iyi okullara giden, en iyi eğitimleri alan çocukların, sonrasında başarılı yöneticiler veya iş adamları olmaları şaşırılacak şey olmasa gerek.
Düzen bize bunlar gibi gerçekleri, fakirlerin başarılarını gözümüze sokarak kapatıyor aslında. Nerede bir yoksul aileden gelen biri iyi bir pozisyona gelir veya çok başarılı işlere imza atar, bütün fakir ailelerin çocukları da onu kendisine idol olarak benimser ve onun gibi ilerletmeye çalışır hayatını. Bunun tek yolu ise çok çalışmaktır. Çalışmayanın ait olduğu yer ise alt işlerle çalışmak ve minimal hayatlar sürmektir. Sonuçta çalışmamayı kendisi seçti ve bunun sonuçlarına katlanmalı değil mi? Bu herkes tarafından da onaylandığı için burada bir sorun yok gibidir. Bir de “işin iyisi kötüsü yoktur, tek doğru olan yaptığın işi en iyi şekilde yapmaktır” diyerek bütün işlere yalandan da olsa hoşgörüyle yaklaşılır. Çünkü düzenin işlemesi ve insanlığın hayatta kalması için işlerin bu şekilde yürümesine ihtiyaç vardır.
Bazı insanlarsa gerçekten düzenin bir parçası olmaya karşı çıkarak gerçekten kendi yollarını çizerler. Eski devirlerde daha zor olsa da artık o kadar da zor olmayabiliyor. Kendisini sadece bilime adayan bilim insanları, dünyanın gizemlerini çözmek üzere yollara düşen gezginler, insanlara farkındalık aşılayan usta yazarlar ve sanat için sanat yapan yaratıcı sanatçılar gibileri düzenin dokungaçları tarafından yutulamamış insanlardır. Onlar ki aslında hepimizin içlerindeler, seçilmeyi bekleyen hayatlarımızdan biridirler belki de. Yalnız o hayatlar hem o kadar değerli hem de seçmesi o kadar zordur ki. Çünkü insanlığın tek bir ortak amacı vardır aslında. O da hayatta kalmak. Sanat veya bilimin de karın doyurmadığını biliriz. Etraftan gelen baskılar, sistemin bize vadettiği zenginlik hayalleri, büyük insan olmayı istemek gibi faktörlerle, süre gelen bu düzenin var olmasına katkıda bulunuruz.
Demek oluyor ki düzen aslında hiç bozulmamış. Sadece şekil değiştirerek bizimle oynamaya devam ediyor. Bir çoğumuz ona çoktan boyun eğmiş, bir çoğumuz da onun rütbeli koltuklarında oturmaya devam ediyor. Ona karşı çıkmak veya devirmek ise asla düşünülemez. Aç kalmak insanoğlunun en son isteyeceği şeydir sonuçta. Rahatına düşerek yeni ürünleri tüketmek, son model teknolojik cihazları kullanarak en şanslı devirde olduğunu da düşündürür bu düzen bize. O yüzden der ki sesini çıkarma, paranı al ve hayatta olduğuna şükret. Fazla da düşünme der. Yeterince cesur olamayan ve düşünme yetisini kullanmayanlar bu döngünün bir parçası olarak insanlığa büyük katkıda bulunurlar. Diğerleri ise kendi özgür yollarını çizerek dünyanın ve yaşamın ne denli sırlar barındırdığını ve hayatın muazzam güzelliklerini, her gün ve her saniyelerinde, damarlarında akan kanla beraber hissederler ve gerçek benliklerini bulmuş olmanın lezzetine varırlar.
Yunus Emre Çırak

Yorumlar